Paylaş

Okuma Listem

AdSense Ana Akış

Doğru Bilinen Tarihi Yanılgılar: Geçmişe Dair Büyük Efsaneler ve Şaşırtıcı Gerçekler

Odaklan
Dinle
Kaydet
AdSense İçi

 

[ÖZET] Tarih; sadece belgelerin değil, başarılı propagandaların, dedikoduların ve popüler kültürün şekillendirdiği devasa bir kurgudur. Napolyon'un kısa boylu olduğu inancından Vikinglerin boynuzlu miğferlerine, Marie Antoinette'in ünlü "pasta yesinler" sözünden Einstein'ın matematikten kaldığı hurafesine kadar hafızamıza kazınan pek çok "mutlak gerçek", aslında zamanın testinden geçemeyen başarılı birer efsanedir. Bu dosyada, okul sıralarında öğrendiğimiz ve sinema perdesinde izlediğimiz geçmişin en büyük mitlerini çürütüyor; doğru bildiğimiz yanlışların ardındaki şaşırtıcı gerçekleri gün yüzüne çıkarıyoruz.



Tarih, sadece yaşanmış olayların, imzalanmış antlaşmaların veya yapılmış savaşların kusursuz bir kaydı değildir. Aynı zamanda kazananların yazdığı metinlerin, siyasi propagandaların, kulaktan kulağa yayılan dedikoduların ve son yüzyılda popüler kültürün şekillendirdiği devasa bir anlatıdır. Okul sıralarında öğrendiğimiz, sinema perdesinde izlediğimiz veya romanlarda okuduğumuz pek çok tarihi "gerçek", aslında zamanın testinden geçemeyen başarılı birer efsaneden ibarettir.

Bir olayın yüzlerce yıl boyunca yanlış bilinmesi, o bilginin doğru olduğu anlamına gelmez; sadece hikâyenin çok iyi kurgulandığını gösterir. Bu yazıda, tarih sayfaları arasında dolaşırken doğru bildiğimiz yanlışları, Hollywood'un üzerimizde bıraktığı illüzyonları ve geçmişin en büyük mitlerini tarihi belgeler ışığında yeniden inceliyoruz.

1. Napolyon Bonapart Gerçekte Kısa Boylu Muydu?

Tarihin en bilindik efsanelerinden biri, Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart'ın boyunun aşırı kısa olduğu ve dünyayı fethetme hırsının bu "kısa boyluluk kompleksi"nden (Napolyon Kompleksi) kaynaklandığıdır. Ancak tarihi kayıtlara bakıldığında durum tamamen farklıdır.

Napolyon'un boyu öldüğünde yapılan otopside 5 fit 2 inç olarak ölçülmüştür. Ancak burada gözden kaçırılan detay, "Fransız inçi" ile "İngiliz inçi" arasındaki ölçü farkıdır. Fransız ölçü biriminin günümüzdeki metrik sisteme çevrilmesiyle Napolyon'un boyunun yaklaşık 1.68 cm ile 1.70 cm arasında olduğu ortaya çıkar. Bu uzunluk, 19. yüzyıl başlarındaki ortalama bir Fransız erkeğinin boyuyla tamamen aynıdır, hatta biraz daha uzundur.

Peki bu efsane nasıl ortaya çıktı? Cevap, başarılı bir İngiliz propagandasıdır. Dönemin ünlü İngiliz karikatüristi James Gillray, İngiliz halkının Napolyon korkusunu kırmak için onu devasa şapkalar ve çizmeler içinde, çocuk gibi öfke nöbetleri geçiren minyatür bir adam olarak çizmeye başladı. Bu propaganda o kadar başarılı oldu ki, sadece dönemin insanlarını değil, tüm dünya tarihini inandırmayı başardı.

2. Vikingler Savaşlarda Boynuzlu Miğfer Taktı Mı?

Bugün herhangi bir filmde, çizgi romanda veya logoda bir Viking tasvir edildiğinde, istisnasız olarak kafasında iki devasa boynuzu olan bir miğfer görürüz. Vahşi, yağmacı ve korkutucu Kuzeyli savaşçılar için bu imaj oldukça uygun görünse de, tamamen uydurmadır.

Arkeolojik kazılarda bugüne kadar binlerce Viking silahı, zırhı ve eşyası bulunmasına rağmen, tek bir boynuzlu savaş miğferine rastlanmamıştır. Vikingler dönemin en pratik ve ölümcül savaşçılarıydı. Yakın göğüs göğüse çarpışmalarda kalkan duvarı oluşturan bir savaşçının kafasında boynuzların olması taktiksel bir intihardır. Rakibin kılıcı, baltası veya kalkanı bu boynuzlara kolayca takılabilir ve savaşçının boynunun kırılmasına neden olabilirdi. Viking miğferleri genellikle pürüzsüz, konik ve göz çevresini koruyan basit demir başlıklardı.

Boynuzlu miğfer efsanesi, 19. yüzyılda Alman besteci Richard Wagner'in meşhur Der Ring des Nibelungen (Nibelung Yüzüğü) operası için sahne tasarımcısı Carl Emil Doepler'in hazırladığı abartılı tiyatro kostümlerinden doğmuştur. Seyirci bu dramatik görünümü o kadar sevdi ki, Viking tarihi tiyatro salonlarında yeniden yazıldı.

3. Marie Antoinette "Ekmek Bulamıyorlarsa Pasta Yesinler" Dedi Mi?

Fransız Devrimi'nin en popüler, en nefret uyandıran ve en bilindik cümlesi: "Qu'ils mangent de la brioche" (Ekmek bulamıyorlarsa brioche/pasta yesinler). Bu kibirli cümlenin Fransa Kraliçesi Marie Antoinette tarafından açlıktan kırılan halk için söylendiği iddia edilir. Ancak kraliçe bu cümleyi hiçbir zaman kurmamıştır.

Bu ifade ilk olarak ünlü Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau'nun 1765 yılında yazdığı İtiraflar adlı otobiyografik eserinde geçer. Rousseau, kitabında bu cümleyi "büyük bir prensesin" söylediğinden bahseder. Ancak Rousseau bu satırları yazdığında Marie Antoinette henüz 10 yaşındadır ve memleketi Avusturya'da yaşamaktadır; Fransa sarayına gelin gitmesine daha yıllar vardır.

Tarihçiler, bu sözün muhtemelen çok daha önceki dönemlerde yaşayan İspanyol prensesi Maria Theresa'ya ait bir söylenti olduğunu belirtmektedir. Fransız Devrimi sırasında monarşiye karşı öfke kusmak isteyen devrimciler ve muhalif gazeteler, bu eski ve kibirli sözü alıp doğrudan en nefret ettikleri figür olan Marie Antoinette'in üzerine yapıştırmışlardır.

4. Gladyatör Dövüşleri Her Zaman Ölümle Mi Sonuçlanırdı?

Hollywood filmlerinin ve popüler edebiyatın bize sunduğu Antik Roma tasvirlerinde arenalar, her dövüşün kesin bir kan banyosu ve ölümle bittiği vahşi mezbahalar olarak gösterilir. Oysa gerçek tarihsel ve ekonomik koşullar bunun tam aksini kanıtlamaktadır.

Gladyatörler, onları satın alan, barındıran ve eğiten lanista (gladyatör okulu sahibi) için inanılmaz derecede pahalı birer yatırımdı. Bir gladyatörün aylarca süren eğitimi, özel diyetlerle beslenmesi ve tıbbi bakımı ciddi bir servet gerektiriyordu. Eğitmenler, bu devasa yatırımlarının on dakikalık bir dövüşte ölmesini istemezdi.

Tarihi kayıtlara göre gladyatör dövüşlerinin büyük bir kısmında "Summa Rudis" adı verilen profesyonel hakemler bulunurdu. Dövüşler genellikle taraflardan birinin ağır yara alması, yorulması veya parmağını havaya kaldırarak pes etmesiyle sona ererdi. Sadece çok özel festivallerde, imparatorun özel isteğiyle veya taraflardan birinin affedilmez bir suçlu olması durumunda maçlar ölümüne düzenlenirdi.

5. Albert Einstein Lisede Matematikten Kaldı Mı?

Özellikle okul hayatında başarısız olan öğrencilere moral vermek veya "notların her şey olmadığını" kanıtlamak için anlatılan en meşhur hikaye, dahi fizikçi Albert Einstein'ın çocukluğunda matematikten sınıfta kaldığıdır. Ancak bu, Einstein'ın akademik geçmişine yapılan büyük bir haksızlıktır.

Einstein matematikten hiçbir zaman kalmamıştır. Aksine, olağanüstü bir matematik zekasına sahipti. Kendi anlatımıyla, 15 yaşına gelmeden diferansiyel ve integral hesaplamalarında ustalaşmıştı. Bu efsanenin doğma sebebi ise oldukça komiktir: Bir not sistemi değişikliği.

Einstein İsviçre'nin Aargau kantonunda eğitim alırken, okulun not sistemi 1 (en düşük) ile 6 (en yüksek) arasındaydı ve Einstein sürekli 6 alıyordu. Ancak mezuniyetinden kısa bir süre önce okul yönetimi sistemi tam tersine çevirdi; 1 en yüksek, 6 en düşük not oldu. Yıllar sonra Einstein'ın eski karnelerini inceleyen biyografi yazarları, matematik hanesindeki "6" rakamını yeni sisteme göre (en düşük not) yorumladıkları için bu efsane ortaya çıktı.

6. Orta Çağ'da İnsanlar Dünyanın Düz Olduğuna Mı İnanıyordu?

Kristof Kolomb 1492'de yola çıktığında, mürettebatının dünyanın kenarından aşağı düşmekten korktuğu ve o dönemin kilise alimlerinin dünyanın düz olduğunu savunduğu anlatılır. Oysa bu, 19. yüzyılda üretilmiş tamamen kurgusal bir hikayedir.

Antik Çağ'dan itibaren, eğitimli hiçbir toplum dünyanın düz olduğuna inanmamıştır. M.Ö. 3. yüzyılda Antik Yunanlı astronom Eratosthenes, Güneş'in gölgelerini kullanarak Dünya'nın çevresini gerçeğe çok yakın bir şekilde hesaplamıştı. Orta Çağ boyunca Avrupa'daki üniversitelerde okutulan temel astronomi metinlerinde (örneğin Ptolemy'nin eserlerinde) Dünya'nın küre şeklinde olduğu açıkça belirtiliyordu. Denizciler de ufuk çizgisinde gemilerin önce direklerinin görünmesi gibi pratik gözlemlerle bu gerçeği biliyordu.

Bu yanılgı, 1828 yılında Amerikalı yazar Washington Irving'in Kristof Kolomb hakkında yazdığı romantik ve kurgusal bir biyografi kitabından kaynaklanmaktadır. Irving, hikayeye dram katmak için kilise ile bilimi çatışıyor gibi göstermiş ve "Düz Dünya" efsanesini popüler kültüre kazandırmıştır.

7. Ampulü Gerçekten Thomas Edison Mu İcat Etti?

Bir çizgi romanda veya animasyonda birinin aklına fikir geldiğinde tepesinde yanan ampul, daima Thomas Edison'un dehasıyla eşleştirilir. Ancak Edison, elektriği kullanarak ışık üreten ilk insan değildir.

Edison'dan onlarca yıl önce, İngiliz kimyager Humphry Davy 1802'de elektrik ark lambasını icat etmişti. Ardından Joseph Swan gibi birçok mucit, vakumlu cam tüplerin içinde teller kullanarak ışık elde etmeyi başardı. Ancak bu ilk tasarımların büyük bir sorunu vardı: Kullanılan teller ya çok pahalıydı ya da saniyeler içinde ısınıp yanarak kopuyordu.

Thomas Edison'un asıl başarısı ampulü sıfırdan icat etmek değil, onu ticarileştirmekti. Edison ve devasa ekibi, binlerce farklı malzemeyi test ettikten sonra, uzun saatler boyunca yanabilen karbonize edilmiş bambu filamanını buldular. Yani Edison ışığı icat etmedi; o, ışığın evlerimizde saatlerce yanmasını ve satılabilir bir ürün olmasını sağlayan mükemmel mühendisti.

Sonuç: Tarihi Okumanın Önemi

Geçmiş; sadece belgelerin değil, aynı zamanda o belgeleri kimin yazdığının, kimin sakladığının ve kimin tercüme ettiğinin bir sonucudur. Bugün doğru bildiğimiz birçok tarihi olayın aslında birer yanılgı olması, tarihe daha şüpheci ve araştırmacı bir gözle bakmamız gerektiğini kanıtlar. Efsaneler genellikle gerçeklerden daha renkli, daha dramatik veya daha kahramancadır; ancak hiçbir efsane, gerçeğin o yalın ve öğretici yapısı kadar değerli değildir. Tarih okurken, duyduğumuz ilk hikayeye inanmak yerine, o hikayenin arkasındaki kurguyu aramak, geçmişi anlamanın en güvenilir yoludur.


T

T.T

Kelimero'nun kurucusu. Araştırmayı, etimolojiyi ve bilginin köklerine inmeyi seven bir dijital kültür elçisi.

Sonraki İçerik Yeni Yayınlara Git Önceki İçerik Eski Yayınlara Git