[ÖZET] İnsanlık tarihi, doğanın sunduğu kolaylıklarla yetinmeyip en acımasız coğrafyalara bile medeniyet inşa eden mimari dehalarla doludur. Çölün kavurucu sıcağında doğrudan dağlara oyulan Petra, çamurlu lagünlerin üzerine milyonlarca ahşap kazıkla kurulan Venedik ve And Dağları'nın zirvesinde bulutlara dokunan Machu Picchu... Modern iş makineleri ve lazerli ölçüm cihazları olmadan inşa edilen bu antik şehirler, insan aklının zorlu topografyalara nasıl boyun eğdirdiğinin en büyüleyici kanıtlarıdır. Bu yazıda, doğanın kurallarını baştan yazan bu üç efsanevi şehrin mühendislik sırlarını inceliyoruz.
Tarih boyunca kurulan çoğu şehir; su kenarlarına, düz ve verimli ovalara veya savunması kolay tepelere inşa edilmiştir. Ancak bazı medeniyetler, hayatta kalmak ve korunmak için doğanın en acımasız, en yaşanılmaz köşelerini seçmiş; coğrafyanın onlara sunduğu engelleri eşsiz birer mühendislik harikasına dönüştürmüştür.
Bugün uydularla haritalandırıp devasa makinelerle şekillendirdiğimiz yeryüzünün, binlerce yıl önce sadece insan gücü, matematik ve zekâ ile nasıl fethedildiğine yakından bakalım.
1. Petra (Ürdün): Çölün Kalbinde Kayalara Oyulan Başkent
Ürdün'ün güneyindeki acımasız çöl ikliminde, devasa kumtaşı kayalıklarının arasına gizlenmiş olan Petra, Nebatiler tarafından M.Ö. 4. yüzyılda kuruldu. Bu şehri efsanevi yapan şey, binaların üst üste taş konularak değil; devasa kayalıkların yukarıdan aşağıya doğru oyularak inşa edilmesidir.
Mimari Sırrı: Nebatiler, kayaları oymadan önce dağın zirvesine çıkarak işe başladılar. Eğer aşağıdan yukarıya doğru oysalardı, kendi üzerlerine tonlarca taş düşme riski vardı. Bu yüzden El-Hazne (Hazine) gibi efsanevi yapıları, dağın yüzeyini tıraşlaya tıraşlaya, adeta devasa bir heykeltıraşlık eseri gibi ortaya çıkardılar.
Su Mühendisliği: Çölün ortasında on binlerce insanın yaşayabilmesi imkânsız gibi görünse de, Nebatiler tarihin en iyi hidrolik mühendisleriydi. Şehrin etrafına kilometrelerce uzunlukta kilden su kanalları, gizli sarnıçlar ve barajlar inşa ettiler. Ani çöl sel sularını bu kanallarla toplayıp şehre yönlendirdiler; böylece kurak çölü vaha gibi bir ticaret merkezine dönüştürdüler.
2. Venedik (İtalya): Suların Üzerinde Yükselen İmkânsız Şehir
Kuzey İtalya'da, 5. yüzyılda barbar akınlarından (özellikle Hunlar ve Lombardlar) kaçan halk, anakarayı terk edip Adriyatik Denizi'nin bataklık lagünlerine sığındı. Ortada bina yapılacak sert bir zemin, hatta doğru düzgün bir toprak bile yoktu. Sadece çamur ve su vardı.
Mimari Sırrı: Venedikliler, bu çamur deryasının üzerine devasa taş binalar dikebilmek için "ahşap kazık" sistemini icat ettiler. Hırvatistan ve Slovenya ormanlarından getirilen milyonlarca ağaç gövdesini (özellikle kızılağaç ve meşe) çamurun derinliklerindeki sert kile ulaşana kadar yan yana çaktılar.
Oksijensiz Koruma: Normalde ahşabın suyun içinde çürümesi beklenir. Ancak Venedik lagününün altındaki çamurda oksijen olmadığı için bu ahşap kazıklar çürümedi; aksine, sudaki mineralleri emerek zamanla taşlaşıp adeta beton bir temele dönüştüler. Bugün Venedik'in o görkemli sarayları ve kiliseleri, aslında suyun altındaki milyonlarca ters dönmüş ağaç ormanının üzerinde durmaktadır.
3. Machu Picchu (Peru): Bulutların Arasındaki İnka Kartalı
And Dağları'nın 2.430 metre yüksekliğindeki aşılmaz zirvelerine kurulan Machu Picchu, 15. yüzyılda İnka İmparatoru Pachacuti tarafından inşa ettirildi. Şehir o kadar yüksek ve sarp bir yere kurulmuştu ki, Güney Amerika'yı işgal eden İspanyol fatihler (Conquistador'lar) burayı hiçbir zaman bulamadı.
Mimari Sırrı (Kusursuz Taş İşçiliği): İnkalar tekerleği, demir aletleri veya harcı icat etmemişlerdi. Ancak devasa granit blokları (bazıları 50 ton ağırlığında) sadece taş aletler kullanarak o kadar kusursuz kestiler ki, bugün bile o dev taşların arasına bir kredi kartı bile sokamazsınız. "Aşlar örgüsü" denilen bu harçsız birleşim, deprem anında taşların birbirinin üzerinde hafifçe kayıp enerjiyi sönümlemesini ve deprem bitince tam olarak eski yerine oturmasını sağlıyordu.
Tarım Terasları: Dağın dik yamaçlarında tarım yapabilmek ve erozyonu önlemek için şehri devasa basamaklar (teraslar) halinde tasarladılar. Bu terasların içi farklı boyutlardaki çakıl taşları, kum ve toprakla katman katman doldurularak kusursuz bir drenaj sistemi oluşturuldu. Zirveye yağan şiddetli yağmurlar şehri yıkmak yerine bu teraslardan süzülerek şehri besledi.
Tarihin bu üç muazzam şehri; topografyanın bir engel değil, zekâyla işlendiğinde en güçlü savunma silahına dönüştüğünün en güzel kanıtlarıdır.