1. Platon'un Korkusu: Yazı Hafızayı ve Bilgeliği Öldürür mü?
İnsanlık tarihinin en ironik felsefi tartışmalarından biri, yazının icadına ve yaygınlaşmasına karşı gösterilen o devasa muhafazakar dirençtir. Bugün yazıyı medeniyetin ve bilimin yegâne taşıyıcısı olarak görüyoruz; ancak Antik Yunan'da yazılı kültüre geçiş süreci hiç de pürüzsüz olmamıştı. Bu direncin en sarsıcı belgesi, bizzat yazılı felsefenin kurucularından olan Platon'un Phaidros (Phaedrus) diyalogunda gizlidir.
Platon, hocası Sokrates'in ağzından eski bir Mısır efsanesini aktarır. Efsaneye göre yazı, sayılar ve geometriyi icat eden Tanrı Theuth, buluşlarını Mısır Kralı Thamus'a sunar. Theuth, yazıyı göstererek büyük bir gururla şöyle der: "Bu icat Mısırlıların bilgeliğini ve hafızasını artıracak bir iksirdir." Ancak Kral Thamus'un cevabı, binlerce yıl sonrasının "Google aptallığı" eleştirilerini öngören muazzam bir saptamadır: "Hayır Theuth, sen yanılıyorsun. Bu icat, onu öğrenenlerin ruhlarında unutkanlık yaratacak. İnsanlar artık hafızalarını (kendi içlerindeki canlı gücü) kullanmayı bırakıp, harflere yani dışsal sembollere güvenecekler. Onlara bilgeliğin kendisini değil, sadece görünüşünü veriyorsun. Gerçek bir eğitmene ihtiyaç duymadan pek çok şeyi okuyacaklar ve kendilerini bilge sanacaklar; oysa aslında sadece bilgiç (ukala) olacaklar."
Sokrates'in ve Kral Thamus'un bu uyarısı, modern nörolojik bulgularla büyük oranda doğrulanmıştır. Yazılı kültür öncesi insan beyni, devasa bir dahili depolama kapasitesiyle çalışıyor ve bilgiyi nöral ağlarında "yaşayan bir ses" olarak tutuyordu. Yazı icat edildiğinde, beynimiz bu yükü dışarıdaki bir sabit diske (papirüse/kağıda) devretti. Hafıza tembelleşti, ezber kapasitesi dramatik bir şekilde düştü. Sözlü kültürde bilgi dinamik ve insan ruhuyla bütünleşikken; yazılı kültürde bilgi insandan kopmuş, rafa kaldırılabilir, donuk ve cansız bir "nesneye" dönüşmüştür.
Sözel Hafızanın İşleyiş Mekanizması
Antik ozanların on binlerce dizeyi ezberlemeden nasıl yeniden ürettiğini keşfedin.
2. Milman Parry'nin Devrimi: Homeros'un Şifresini Çözmek
Antik Yunan edebiyatının ve genel olarak Batı medeniyetinin kurucu metinleri sayılan İlyada ve Odysseia destanlarının, yazının icadından çok önce (yaklaşık M.Ö. 8. yüzyılda) yaşamış olan kör bir ozan (Homeros) tarafından oluşturulduğu bilinmektedir. Yüzlerce yıl boyunca Avrupalı akademisyenler şu soruya cevap aradılar: Yazmayı bilmeyen bir adam, toplam 27.000 dizelik bir metni kelimesi kelimesine nasıl ezberleyebildi? Akademisyenler, Homeros'u modern bir yazar (bir masa başında düşünüp taşınarak kafiyeler arayan bir şair) olarak hayal etme hatasına düşmüşlerdi.
Bu devasa gizemi çözen kişi, 1930'larda Harvard Üniversitesi'nden genç bir filolog olan Milman Parry ve onun asistanı Albert Lord oldu. Parry, antik metinleri kütüphanede okumak yerine devrim niteliğinde bir antropolojik deney yaptı. O dönemde Yugoslavya dağlarında hala okuma-yazma bilmeyen, ancak "Gusla" adı verilen yaylı bir enstrüman eşliğinde günlerce süren devasa kahramanlık destanları anlatan Müslüman ve Hristiyan ozanlar (Guslarlar) vardı. Parry, ses kayıt cihazlarını alıp bu okuma-yazma bilmeyen canlı ozanların performanslarını incelemeye gitti.
Parry'nin bulguları edebiyat ve nöroloji dünyasını sarstı: Ozanlar aslında destanları kelimesi kelimesine ezberlemiyordu! Onlar, destanı her anlattıklarında onu dinleyicinin tepkisine göre "doğaçlama olarak" yeniden yaratıyorlardı (Oral-Formulaic Theory). Ozanın hafızasında tuttuğu şey statik bir metin değil; karakterler, olay örgüsü ve en önemlisi "Formüller" adı verilen esnek dil şablonlarıydı. Örneğin, İlyada'da Akhilleus'un adı sadece "Akhilleus" olarak geçmez; eğer dizenin ritmik ölçüsünü (heksametreyi) doldurmak için fazladan üç hece gerekiyorsa ozan anında "Hızlı ayaklı Akhilleus" kalıbını yapıştırırdı. Gemiler her zaman "kavisli", sabahlar her zaman "gül parmaklı şafak", deniz ise her zaman "şarap rengi" (wine-dark sea) idi. Bu Epitheton'lar (sıfat tamlamaları) edebi bir süs değil, ozanın zihni bir sonraki dizeyi kurgularken beynine zaman kazandıran, ölçüyü tutturan hayati Hafıza Kilitleriydi (Mnemonics).
Destanlar hiçbir zaman düz bir tonda, konuşur gibi anlatılmazdı. Daima ölçülü bir ritim, bedensel bir salınım ve bir enstrümanın (Antik Yunan'da Lir/Kithara, Orta Asya'da Kopuz/Dombra) monoton vuruşlarıyla icra edilirdi. Nörobilimsel olarak bu ritmik vuruşlar; insanın kalp atışıyla ve nefes alış-veriş süresiyle senkronize edilirdi. Heksametre (altılı ölçü) adı verilen antik Yunan şiir ölçüsü, güçlü akciğerlere sahip bir insanın tek bir nefeste kesintisiz olarak okuyabileceği optimum hece sayısına karşılık gelir. Ozan, zihnindeki kelimeleri değil, bedenindeki ritmik şifreyi (melodiyi) takip ederdi. Beden o ritme girdiği anda, kelimeler kendiliğinden bir nehrin akışı gibi bilinçaltından dökülürdü. Bu, bugün Alzheimer hastalarının kendi isimlerini unutsalar bile gençliklerinde sevdikleri bir şarkıyı eksiksiz ve kusursuz bir şekilde söyleyebilmelerinin nörolojik temelidir.
3. Mekanın Hafızası: Loci Metodu (Hafıza Sarayı)
Yazının olmadığı veya çok kısıtlı olduğu dönemlerde (Antik Çağ'dan Orta Çağ sonlarına kadar), bilginlerin, ozanların ve politikacıların kullandığı bir diğer muazzam zihinsel teknoloji ise "Loci Metodu" (Mekan Metodu / Hafıza Sarayı) idi. Romalı hatip Çiçero tarafından detaylandırılan bu teknik, insan beyninin soyut kelimeleri değil, görsel ve mekansal verileri (nerenin nerede olduğunu) hatırlama konusundaki evrimsel gücüne dayanıyordu.
Bir Antik Yunan hatibi, saatlerce sürecek bir konuşmayı ezberlemek için metni kelime kelime okumazdı. Bunun yerine zihninde çok iyi bildiği bir tapınağı veya kendi evini canlandırırdı. Konuşmasının birinci maddesini zihninde çok canlı, hatta kanlı ve grotesk bir görüntüye çevirip kapının girişine yerleştirirdi. İkinci maddeyi salondaki masanın üzerine, üçüncü maddeyi pencerenin kenarına koyardı. Konuşma sırası geldiğinde, hatip aslında bir metin okumaz; sadece zihnindeki o hayali sarayın içinde yavaşça yürür ve odalara önceden bıraktığı o çılgın görüntüleri toplayarak konuşmasını kusursuzca sürdürürdü.
Bu mekansal hafıza tekniğinin en ilkel ve en doğal versiyonu, Avustralya Aborijinlerinin "Şarkı Yolları" (Songlines) adı verilen ritüellerinde görülür. Yazısı olmayan Aborijinler, kıtanın devasa ve karmaşık coğrafyasındaki su kaynaklarını, kutsal mağaraları ve tehlikeli sınırları kağıt haritalarla değil, "Yaratılış Şarkıları" ile hafızalarında haritalandırmışlardı. Bir Aborijin çölün ortasında yürürken o bölgeye ait şarkıyı mırıldandığında, şarkının ritmi ve sözleri ona bir sonraki su kuyusunun nerede olduğunu, hangi ağacın altından geçmesi gerektiğini söylerdi. Coğrafya şarkıya, şarkı ise hafızaya dönüşmüştü.
Sonuç: Yazıya Hapsedilen Özgürlük ve Donuklaşan Tarih
Tarih kitapları yazının icadını, karanlıktan aydınlığa çıkışın tartışmasız ve mutlak bir zaferi olarak kutlar. Elbette yazı; hukuku standartlaştırmış, modern bilimi biriktirmiş ve imparatorlukların lojistiğini sağlamıştır. Ancak Walter Ong'un da belirttiği gibi, yazı aynı zamanda insan zihnini şekillendiren, onu köklü bir biçimde değiştiren ve bir anlamda "donduran" teknolojik bir diktatördür.
Sözlü kültürde bir destan her anlatıldığında, o anki kalabalığın coşkusuna, siyasi atmosfere ve ozanın nefesine göre yeniden doğardı. Destan yaşıyordu, nefes alıyordu ve esnekti. Homeros'un İlyada'sı, milattan önce 8. yüzyılda (Yunan alfabesinin gelişimiyle) ilk kez papirüse yazılarak kağıda hapsedildiği an, kelimenin tam anlamıyla "öldü". Çünkü yazıldığı saniyede sabitlendi, dondu ve o büyülü doğaçlama esnekliğini kaybetti. Yazı bize devasa ve kusursuz bir dış arşiv verdi, ancak karşılığında zihnimizin o organik, müzikal ve sonsuz üretken hafıza kasını tembelleştirdi. Bugün hiçbirimiz bir İlyada ezberleyemeyiz; çünkü artık hafızamız beynimizin içinde değil, cebimizdeki telefonların işlemcilerinde atıyor.
Antik Yunan filozofu Platon'un "Phaidros" diyalogunda; Mısır Kralı Thamus'un ağzından aktardığı üzere, insanların içsel hafızasını (bellek kasını) zayıflatacağı, onları unutkanlığa sürükleyeceği ve gerçek bilgelik yerine sadece dışsal bir "bilgiçlik" illüzyonu yaratacağı gerekçesiyle şiddetle eleştirilen insanlık icadı aşağıdakilerden hangisidir?