1. "Kükreyen Yirmiler"in İllüzyonu ve Kredi Balonu
Birinci Dünya Savaşı'nın (1914-1918) ardından, Avrupa kıtası enkaz halindeyken, savaşa geç giren ve topraklarında tek bir mermi bile patlamayan Amerika Birleşik Devletleri muazzam bir ekonomik sıçrama yaşadı. 1920'li yıllar tarihe "Kükreyen Yirmiler" (The Roaring Twenties) olarak geçti. Henry Ford'un öncülük ettiği seri üretim bantları (Fordizm), otomobilleri, radyoları ve beyaz eşyaları lüks olmaktan çıkarıp sıradan Amerikan halkının satın alabileceği tüketim mallarına dönüştürdü. Şehirler elektrikle aydınlandı, caz müziği kulüplerden taştı ve toplum daha önce hiç görmediği bir refah seviyesine ulaştı.
Ancak bu refahın çok tehlikeli bir karanlık yüzü vardı: Tüketim, gelir artışından değil, "Kredi" (Borçlanma) sisteminden besleniyordu. "Şimdi al, sonra öde" (Installment plan) fikri icat edilmişti. Sadece arabalar veya radyolar değil, asıl felaketi getirecek olan "hisse senetleri" bile borçla alınıyordu. Borsada "Margin (Marjin) Ticareti" adı verilen bir sistem hakimdi. Bir vatandaş, cebindeki 10 dolarla 100 dolarlık hisse senedi alabiliyor, kalan 90 doları hisse senedi brokerından (komisyoncudan) borç alıyordu. Hisse fiyatları sürekli arttığı için herkes kazanıyordu; berberler, ayakkabı boyacıları ve öğretmenler bile bir gecede zengin olma hayaliyle borsaya girmişti. Şirketlerin gerçek kârı veya üretimi ile hisse değerleri arasındaki bağ tamamen kopmuştu. Ekonomist John Kenneth Galbraith'in deyimiyle; "Amerikalılar, havadan para kazanmanın matematiksel bir formülünü bulduklarına inanmışlardı."
Büyük Buhran'ın Anatomisi
Krizin finansal bir çöküşten, siyasi bir felakete evrilme aşamalarını inceleyin.
2. Kara Perşembe ve Deflasyonist Sarmal (Deflationary Spiral)
Matematiğin ve fiziğin acımasız kanunları 1929 sonbaharında devreye girdi: Yerçekimine meydan okuyan her balon, eninde sonunda patlamak zorundadır. Ekim ayında piyasaya dair ufak tefek kötü haberler, hisse senetlerinde küçük bir düşüş yarattı. İşte bu küçük düşüş, borsanın saatli bombası olan "Margin Call" (Teminat Tamamlama Çağrısı) mekanizmasını tetikledi. Brokerlar, borç verdikleri müşterilerini arayıp "Hisseniz değer kaybetti, kredinizi kapatmak için acil nakit getirin" dediler. Nakdi olmayan yüz binlerce insan, borcunu ödemek için elindeki hisseleri panikle ve zararına satmaya başladı. Satışlar fiyatları düşürdü, düşen fiyatlar yeni "margin call"lar yarattı. 24 Ekim 1929 (Kara Perşembe) ve onu izleyen "Kara Salı" günlerinde, Wall Street tamamen çöktü. Borsa birkaç hafta içinde değerinin %40'ını kaybetti.
Eğer kriz sadece borsayla sınırlı kalsaydı, dünya bu kadar acı çekmezdi. Ancak borsa çöktüğünde asıl yıkılan şey Bankacılık Sistemi oldu. Borsadaki spekülatörlere kredi veren bankalar batmaya başladı. Mevduat garantisi olmadığı için (bugünkü TMSF benzeri kurumlar yoktu), "Banka batacak!" dedikodusunu duyan on binlerce insan parasını kurtarmak için banka şubelerine koştu (Bank Run). Nakit rezervleri biten binlerce sağlıklı banka bile birkaç gün içinde iflas etti, insanların ömür boyu biriktirdiği tüm tasarruflar yok oldu.
Bu durum, makroekonominin en ölümcül hastalığı olan Deflasyonist Sarmal'ı (Deflationary Spiral) yarattı. Bankalar batınca piyasadaki para buharlaştı. Para azaldığı için fiyatlar dibe vurdu. Bir fabrika sahibi, ürettiği ayakkabıyı satamayınca işçilerini işten çıkardı. İşsiz kalan işçiler yiyecek ve kıyafet alamadı. Tüketim düşünce fabrikalar tamamen kapandı. İşsizlik ABD'de %25'e ulaştı. Kriz kendi kendini besleyen bir kara deliğe dönüşmüştü.
ABD Başkanı Herbert Hoover ve Kongre, yerli sanayiyi ve çiftçiyi yabancı rekabetten "korumak" bahanesiyle 1930 yılında Smoot-Hawley Gümrük Tarifesi Yasası'nı onayladı. Bu yasa, binlerce ithal ürüne tarihin en yüksek vergilerini getirdi. Ancak beklenen olmadı; Avrupa ülkeleri buna misilleme yaparak ABD mallarına ambargo uyguladı. Küresel ticaret bir gecede %66 oranında çöktü. Herkes kendi kapısını kapatmıştı.
Ayrıca Altın Standardı (Gold Standard) sistemi, krizin bir virüs gibi ülkelere yayılmasına neden oldu. Altına endeksli katı para politikaları nedeniyle merkez bankaları piyasaya para basamıyor, ekonomiyi canlandıramıyordu. Altın standardına bağlı kalmakta inat eden ülkeler krizin dibini görürken, bu sistemden ilk çıkan ülkeler (İngiltere gibi) kurtulmaya başlayacaktı.
3. Siyasi Kırılma: Weimar'ın Çöküşü ve Radikalizmin Yükselişi
Ekonomik krizlerin en acı faturası her zaman siyasi olur. 1929 krizi, Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını sarmaya çalışan Avrupa'yı tam kalbinden vurdu, özellikle de Almanya'yı. Birinci Dünya Savaşı'nın mağlubu olan Almanya, Versay Antlaşması'nın getirdiği korkunç savaş tazminatlarını ABD bankalarından (Dawes Planı) aldığı kısa vadeli kredilerle ödüyor ve ekonomisini ayakta tutuyordu. Wall Street çökünce, Amerikalı bankacılar Almanya'dan verdikleri borçları acilen geri istediler. Zaten zayıf olan Alman ekonomisi bir gecede infilak etti. İşsizlik oranı %30'u aştı; milyonlarca Alman genci sokaklarda amaçsızca geziyor, enflasyon travmasının üstüne bir de işsizlik travması ekleniyordu.
Klasik liberal partiler ve "Bırakınız yapsınlar, piyasa kendi kendini düzeltir" diyen klasik iktisatçılar, açlıktan çocukları ölen bu kitlelere hiçbir umut veremiyordu. Açlık, demokrasiyi lüks bir hobiye dönüştürür. Çaresizliğin ve öfkenin hüküm sürdüğü bu atmosferde, demokrasiden nefret eden, sistemi tamamen yıkmayı vaat eden iki radikal uç güçlendi: Komünistler (KPD) ve Nasyonel Sosyalistler (Naziler - NSDAP).
1928 seçimlerinde oyların sadece %2.6'sını alabilen, radikal ve marjinal bir lider olan Adolf Hitler, Büyük Buhran'ın yarattığı kaosu ustaca kullandı. Hitler, Alman halkına karmaşık ekonomik teoriler değil, basit ve tehlikeli yalanlar sundu: "Açlığınızın sebebi Versay Antlaşması'dır, uluslararası Yahudi bankacılardır, komünistlerdir ve bu beceriksiz demokratik sistemdir. Bana yetki verin, size iş (Arbeit) ve ekmek (Brot) vereyim." Alman burjuvazisi ve toprak ağaları, olası bir Komünist devrimden o kadar korktular ki, ehveni şer (kötünün iyisi) olarak gördükleri Hitler'i desteklediler. 1933 yılında Hitler'in şansölye olması ve İkinci Dünya Savaşı'na giden o karanlık yol, doğrudan 1929'un bir yan ürünüdür.
4. Laissez-Faire'in Ölümü ve Keynesyen Devrim
Büyük Buhran, sadece siyaseti değil, ekonomi biliminin temel dogmalarını da yerle bir etti. Adam Smith'ten beri gelen Klasik Ekonomi (Laissez-Faire) anlayışına göre, devlet ekonomiye asla müdahale etmemeliydi; krizler geçiciydi ve piyasanın "Görünmez Eli" eninde sonunda fiyatları düşürerek dengeyi sağlayacaktı. Ancak 1932 yılına gelindiğinde, görünmez el ortada yoktu ve piyasa kendini düzeltmek bir yana, adeta intihar ediyordu.
Bu dogmayı yıkan kişi, 20. yüzyılın en büyük iktisatçılarından biri olan İngiliz John Maynard Keynes oldu. Keynes, o ünlü İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi (1936) adlı eserinde, klasiklerin yanıldığını kanıtladı. Keynes'e göre krizin sebebi üretim eksikliği değil, "Efektif Talep Yetersizliği" idi. İnsanların parası yoksa, ürünlerin fiyatı ne kadar düşerse düşsün alım yapılamazdı. Keynes'in çözümü devrim niteliğindeydi: Kriz dönemlerinde özel sektör korkup yatırım yapmadığında, Devlet devreye girmeli, bütçe açığı vermeyi (borçlanmayı) göze alarak devasa kamu yatırımları yapmalıydı. Yollar, barajlar, köprüler inşa ederek insanlara iş verilmeli, işçilerin cebine giren maaşlar piyasada talebi (tüketimi) canlandırmalı ve böylece çarklar yeniden dönmeliydi.
— John Maynard Keynes (A Tract on Monetary Reform, 1923)
5. 21. Yüzyıla Kalan Miras: "New Deal" ve Modern Refah Devleti
Keynes'in "Devlet Müdahalesi" teorisini siyaset sahnesinde en cesurca uygulayan lider, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt (FDR) oldu. 1933'te iktidara gelen FDR, vahşi kapitalizmin yaralarını sarmak için "New Deal" (Yeni Düzen) adı verilen devasa bir reform paketi başlattı.
Roosevelt, bugün 21. yüzyılda kanıksadığımız ve modern devletin temeli sayılan kurumları sıfırdan inşa etti. Banka iflaslarında halkın parasının yanmasını engellemek için Mevduat Sigortası (FDIC) kuruldu. Yatırım bankacılığı ile ticari bankacılığı ayırarak bankaların halkın parasıyla kumar oynamasını yasaklayan efsanevi Glass-Steagall Yasası çıkarıldı. Borsayı denetlemek için SEC (Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu) kuruldu. En önemlisi, yaşlılık ve işsizlik durumunda insanları sokağa düşmekten kurtaran, tarihteki en büyük sosyal güvenlik ağı Social Security Act yasalaştı. "Refah Devleti" (Welfare State) kavramı bu yıkımın içinden doğdu.
1929 Büyük Buhranı'nın 21. yüzyıla bıraktığı en büyük miras, devletlerin ekonomide "seyirci" olma lüksünün ortadan kalkmasıdır. Nitekim 2008 Küresel Finans Krizi'nde (Lehman Brothers'ın çöküşü) veya 2020 COVID-19 pandemisinde dünya ekonomisi durduğunda; ABD Merkez Bankası (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası anında piyasaya trilyonlarca dolar likidite enjekte etmiş, devletler batan dev şirketleri kurtarmış (Bailout) ve halka doğrudan nakit yardımı yapmıştır. 21. yüzyılın politika yapıcıları, 1929'da Herbert Hoover'ın yaptığı o "hiçbir şey yapmama ve piyasayı kendi haline bırakma" hatasını bir daha asla yapmamışlardır. Ancak 1929'un o ürpertici politik uyanışı; ekonomik krizlerin ne kadar derinleşirse, aşırı sağ, popülizm ve otoriter rejimlerin o kadar hızlı geri dönebileceği gerçeği, modern demokrasilerin boynunda asılı duran Demokles'in Kılıcı olarak güncelliğini korumaktadır.
1929 Büyük Buhranı sonrasında; Adam Smith'in "piyasa görünmez bir elle kendi kendini düzeltir" şeklindeki klasik (laissez-faire) dogma ve teorilerinin çöktüğünü kanıtlayarak, kriz dönemlerinde devletin piyasaya doğrudan müdahale etmesi, bütçe açığı vererek kamu harcamalarını artırması ve "talebi" canlandırması gerektiğini öne süren, modern Makroekonomi'nin kurucusu kabul edilen ünlü İngiliz iktisatçı kimdir?